Son Dakika
bltema.blogspot.com sitesinde sizi muhteşem temalar bekliyor..Hemen ziyaret etmeye ne dersiniz ??
7 Ocak 2014 Salı

Ahmet Ümit'in Beyoğlu'nun En Güzel Abisi kitabını 2 günde okudum!

06:20
İstediğim kadar işim gücüm olsun, vaktim dar olsun, bir kitabı sayfa sayısına da bağlı olarak en fazla 5 gün içinde bitiriyorsam, o kitap benim için güzel bir kitaptır.
Ahmet Ümit'in son kitabı Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni pazar akşamüzeri aldım, pazartesi sabahtan öğlene kadar okudum, bugün  yani salı günü devam ettim ve saat 14.13 iken  412 sayfalık bu kitap bitti. Demek ki kitap  benim için hakikaten güzelmiş.

Beyoglunun en guzel abisi


Nedir kitabı beğenme kriterim?
Sanırım öncelikli olarak kitabın anlatım biçimi ve dili beni etkiliyor. Ahmet Ümit, daha önce okuduğum birkaç kitabında olduğu gibi bu kitabında da oldukça akıcı, keyifli bir konuşma dili kullanmış. Zaten polisiye bir kitabın başka türlü anlatılması sanırım sıkıcı olurdu.

 Her kitapta elbette hayalimizde canlandırırız karakterleri ve olayları ama, polisiyelerde işin içine diyaloglar ve aksiyonlar daha çok girdiği için bir film gibi olsun isteriz kitap. Açıkçası polisiye kitap pek okumam Ahmet Ümit hariç, ama şu da bir gerçek ki O’nun kitaplarını bir film izler gibi okuyabiliyorum. Çünkü kitaplarında dinamizm var, kısa diyaloglar var, uzun uzun çözümlemeler ve betimlemeler yok.  Aksi olsaydı zaten kitabın sonunu okumadan yarım bırakırdım muhtemelen. Çünkü polisiye kitap biraz da eğlenmek, ipuçlarını takip ederken beyin egzersizi yapmaktır, geriye pek bir şey kalmaz insanda. Polisiye aksiyon filmleri, dizileri de öyle değil midir? Mesela "The 24" ve "Prison Break" dizilerini soluk soluğa izlemiştim zamanında. Detaylarını sorsanız, derim ki Prison Break’de baş karakter, hapishaneden kaçış planını vücuduna dövme yaptırmıştı ve sonunda kaçtı. Hadi yine bunda konuyu anımsıyorum, ama The 24 ‘den aklımda kalan sadece ajan Jack Bauer, O’nun zekâsını ve cesaretini hayranlıkla izlemek için perşembe akşamlarını iple çektiğimdir.  Hepsi bu kadar!

Polisiye kitaplar da böyledir benim için. Dedim ya pek de okumam. Mesela Ahmet Ümit’in ilk okuduğum kitabı Patasana’yı aldım kitaplığımdan elime şimdi, 22 Mart 2007 yazıyor içinde. (Hep tarih atarım kitaplarıma) Nereden baksanız 6-7 sene olmuş okuyalı, ne hatırlıyorum? İnanın hiçbir şey. Bir arkeoloji hikâyesi vardı bir de cinayet. Ama keyifle okumuştum, hatta ilk okuduğum polisiye romandı da diyebilirim. Kitap kötü olduğu için mi anımsamıyorum detayları, elbette hayır. Peki, hafızamda mı sorun var, sanmıyorum. Keyifle okumuştum, güzeldi ve geçti gitti. Zaten bir polisiye hikayeden detay hatırlamak insana ne katar ki? 

Ama Beyoğlu’nun En Güzel Abisi, bu anlamda biraz daha farklı bir yere koyabileceğim bir kitap. Evet, ortada çözülmesi gereken bir cinayet var ama arka planda toplumsal olaylar iyi kurgulanmış. Cinayetin geçtiği ortam Tarlabaşı. İstanbul’da yaşayanların adını duyunca ürktükleri, hafızalarına “tekinsiz” olarak kazınmış yer. Tarlabaşı’nın arka sokaklarında tinercisi var, mafyası var, kumarhanesi var, bedenini satarak para kazanan insanlar var, sanatçısı var, solcusu var, tutunamayanı var.. İşte kitapta tüm bu birbiriyle alakasız gibi görünen insanlar birer karakter olarak yer alıyor ve siz Komiser Nevzat’ın gözünden ipuçlarının izini sürerken tüm bu toplumsal figürlerle de tanışıyorsunuz. Onlar birbiriyle konuşuyorlar, olaylar hakkında yorum yapıyorlar, siz de ister istemez o tablonun içine dahil oluyorsunuz. Kitapta en çok bu kurguyu sevdim. Özellikle daha yeni yaşadığımız gezi direnişinin arka planda kitabın temel kurgusuna çok doğal bir şekilde eklenmiş olması benim için kitabı daha bir okunası yaptı. Gezi direnişi hakkında çok şey yazıldı çizildi, ama romandaki tinerci çocukların bakış açısı bence güzel ve son derece doğaldı.

6-7 Eylül olayları ile yüzleşmek hep içimi parçalar, utanırım yaşananlardan, okumak, izlemek son derece rahatsız eder vicdanımı. Kitabın bu olayları anlatan bölümlerinde yine çok kötü oldum, hatta satırların çoğunu atlayarak okuduğumu da itiraf etmeliyim. Beyoğlu deyince bu olayları da anımsatmak istemiş yazar, çok detaylı değil, ama çarpıcı bir iki kısa öyküyle değinmiş. Güzel de bağlantı yapmış günümüze, ama sanki kitabın sonuna sıkıştırılmış gibi geldi bana bu detaylar. Gezi olayları gibi biraz daha kitabın geneline yayılsaymış daha mı iyi olurmuş? Belki de dedim ya bu konuyla yüzleşmeyi çok ağır bulduğum için böyle düşünüyorumdur, utanç duyuyorum sanki ben suçluymuşum gibi…
Muhtemelen budur nedeni böyle düşünmemin.

Komiser Nevzat, duygu olarak bana eski Türk filmlerindeki babacan komiser Hulusi Kentmen’i anımsatıyor. O hiç yanlış yapmaz diye düşünüyorum, babacandır, saygı duyulan tatlı sert bir komiserdir. Kimselere belli etmese de duygusaldır, sevgi doludur. İnsan sarrafıdır, herkesle çok iyi diyalog kurabilir, rahatlıkla empati kurabilir. Aslında hepimizin sokakta görmek istediği ideal polis tiplemesidir. Kitabı okurken komiser Nevzat gözümde hep Ahmet Ümit’in sakallı fotoğrafı olarak canlandı. Yani bildiğimiz, sevdiğimiz, içimizden biri.
Kitabın kurgusunda zaman zaman Ahmet Ümit’in “tuhaf yazar” olarak esprili bir şekilde yer alması ise beni gülümseten ve çok da hoşuma giden bir detay oldu. Ben de bir roman yazsam, kesin böyle küçük oyunlarla kendimle eğlenir okuyucuyu da şaşırtırdım diye düşündüm. Azıcık kendisini de övmüş, olacak o kadar, bence bu detay kitaba ekstradan bir şirinlik katmış. Röportajında okuduğuma göre bu romanın düşüncesini ilk açtığı kişilerden olan Selim İleri’den bahsetmesi çok hoş bir jest olmuş.  Keşke 346. sayfada “İnsan yaşadığı yere benzer demişti bir şair” cümlesine de dizelerin sahibi çok sevdiğim şair Edip Cansever’in adını not düşseydi çok da şık olurdu demeden de geçemeyeceğim bu arada.

Peki, katil kimmiş, tahmin edebildim mi?

Edemedim, katili öğrendiğimde de “oh be rahatladım” duygusu olmadı. Aslına bakarsanız iyi ki de olmadı. Çünkü düşünülecek o kadar çok detay vardı ki, geri planda anlatılanlar o kadar önemliydi ki, katilin kim olduğu konusu insanı meraktan öldürmüyordu. Kentsel dönüşümün arka planında dönen mafyatik olaylar, Tarlabaşı’nın arka sokaklarında yaşayan, sıradışı olarak değerlendirebileceğimiz insanların yaşamlarından kesitler, tam bu gerçeklerin ortasında patlayan gezi olayları derken katil açıkçası benim pek de umurumda değildi.  

Ne demiştim, polisiye romanlardan akılda pek bir şey kalmaz demiştim. Belki birkaç sene sonra bu romandaki katilin kim olduğunu unutacağım, ama Tarlabaşı’nın hazin öyküsünden kesitler mutlaka aklımda kalacak.

Romandan güzel bir cümleyle bitireyim:

“Hayat, yaşadıklarımızdan çok hayal ettiklerimiz değil mi zaten?”  (sf:270)


Kitabı okuyun, bence siz de seveceksiniz. Hatta okuduktan sonra bu yazının altına yorumlarınızı da eklerseniz  tahmin edebileceğiniz gibi pek bir memnun olurum..


0 yorum:

Yorum Gönder

 
Footer'ı Göster