Son Dakika
bltema.blogspot.com sitesinde sizi muhteşem temalar bekliyor..Hemen ziyaret etmeye ne dersiniz ??
2 Kasım 2013 Cumartesi

#Bumerang Yılmaz Özdil Etkinliği'nde neler konuşuldu?

02:50
yilmaz özdil
 Yılmaz Özdil'i yazılarından takip ederim, bir iki televizyon programını da izlemiştim. Ortak çok yönümüz var.. O da Ege Üniversitesi'nde okumuş, ben de.. O bir gazeteci olarak iş hayatına Yeni Asır Gazetesi'nde başlamış, ben de mezun olunca mühendis olarak iş bulamayıp Yeni Asır Gazetesi tele satış servisinde iş hayatına başlamıştım.. O İzmir'li, ben de epeyce İzmir'de yaşadım ve İzmir sevdalısıyım.. Kıvrak bir kalemi var, sayfalarca yazılacak ciddi konuları esprili bir şekilde kağıda döküyor, bense henüz dokuz aylık  acemi bir blog yazarıyım.. Öğreneceğim çok şey olacak diye düşündüm ve zaten etkinlik sırasında tam da “yazma sürecinizle ilgili ipuçları verir misiniz ?” diye soru sormak üzereydim ki:
“-Sizler de blog yazarları olarak gazeteci sayılırsınız. Doğru bildiğinizden asla taviz vermeyin. Kısa ve öz yazma meselesine gelirsek de ben bu işin mutfağında yetiştim. Sayfalarca yazıyı bir iki kelimelik başlıklara nasıl indirgeyeceğimi zaman içinde öğrendim.. Benden size bir tavsiye. Alın elinize bir gazete yazısını, fazla sözcüklerin üzerini çizin.. Göreceksiniz ki bu işin sonunda yazının anlamı bozulmayacak. Kalanlar yazının özü, üzerini çizdiğiniz sözcüklerse yazarın egosudur. Gazetecilik, sandığınız gibi sosyal bir meslek değildir, analitik zeka gerektirir. Keşke bütün mühendisler gazeteci olsaydı, medyamız çok farklı bir yerde olurdu! Objektif gazetecilik diye bir şey de yoktur, aynı olayı her gazeteci kendi penceresinden aktarırdiyerek, zaten benim için çok değerli olan öğütleri de vermiş oldu.. Bir mühendis olarak hevesle yapmaya çalıştığım ve henüz acemisi olduğum blog yazarlığı için bana cesaret verdi.. Sırf bu paragrafta özetlediklerimi duymak bile, etkinliğe katılmanın bana ne kadar çok şey kattığını düşündürdü, iyi ki gitmişim..
Biliyorum, Yılmaz Özdil çok fazla röportaj vermediği, televizyonlarda çok sık yer almadığı için neler konuşulduğunu çok merak ediyorsunuz. Bu nedenle, aldığım notlara dayanarak, olabildiğince bütün konuşmayı size aktarmaya çalışacağım..

Hürriyet Gazetesi


Şık bir masa hazırlamışlar bizim için. Meyveler, kurabiyeler, kuru yemişler, tabaklar, çatallar hepsi tamam.. Yılmaz Özdil, o İzmir'lilerde çok gördüğüm esprili tarzıyla açtı konuşmayı ve :
“-Çok arabesk bir masa hazırlamışlar, bilseydik kebapçıda buluşurduk” dedi. Anladım ki tahminlerimde yanılmamışım. O, gazeteci yazar kimliğinden öte gerçek bir İzmir'li.. Hepimiz gülümsedik ve devam etti.
-Konferanslara katılmayı hiç sevmem. Yıllar önce üniversitedeyken Mehmet Ali Birand'ın konferansa geleceğini söylediler, hocalarımız soru sormamızı istedi.. Konferans başlayınca ilk ben parmağımı kaldırdım ve “çıkabilir miyim?” dedim.. Monologları hiç sevmem, güzel sorularınız varsa diyaloğa girelim o zaman..
Gündem belli zaten, benim ve eminim bir çok insanın da sormak istediği o soru hemen geldi..
Gazetecilerin işten atıldığı böylesi baskıcı bir ortamda nasıl bu kadar cesurca yazabiliyorsunuz?”
Cevap ise gayet kendisine yakışır bir tazdaydı:
“-Ben cesur değilim, böylesine vahim günler yaşanırken, asıl hiç bir şey yokmuş gibi yazan gazeteciler cesur.. Çok endişeli olduğum için ve de korktuğum için yazıyorum.”
Bu günlerde nedense herkesin merak ettiği o soru da hemen geldi ardından, bir arkadaşımız dedi ki:
“Cesur gazeteciler gazetelerinden uzaklaştırılıyor. Bir tek siz kaldınız, bunun nedeni nedir?
Yılmaz Bey, sanırım bu sorunun kendisine sürekli sorulmasından bıkmıştı, e haksız da sayılmaz.. Bana sorsalar böyle bir soruyu, ben cevap bile vermem, O verdi gerçi..
“- AKP'den para alıyorum, ondan kovulmuyorum! Bu soruyu bana değil, patrona soracaksınız. Bu, AKP'nin topluma pompaladığı bir sorudur. AKP'ye ait bir sorudur. Ben şimdi size işini namusuyla yapan yüzlerce gazeteci, onlarca tv muhabiri sayabilirim. AKP jargonunu bırakın bir kenara..”
soyleşi

Sohbet koyulaşmaya başladı.. 2011 yılında yapılan “gazetecime dokunma” yürüyüşünde kendisinin de olduğunu söyleyen arkadaşımız, bunun aslında Gezi Süreci'nin ilk adımları olduğunun altını çizdi ve  gezi sürecini nasıl değerlendirdiğini,  bu süreçte muhalefetin tavrını nasıl bulduğunu sordu..Yılmaz Özdil, yine o kendine güvenli tavrıyla bence çok güzel bir yanıt verdi..
“-Ben o yürüyüşe gazeteci olarak değil, hapisteki Nedim Şener'e destek olmak için katıldım. Çünkü gazetecilerin ne mal olduğunu bilecek kadar bu meslekte deneyimim var. Gezi süreci, toplumun siyasetten önde gittiğinin bir göstergesidir. Muhalefetin yetersiz olduğunun bir göstergesidir. Üniversiteleri, dekanları, YÖK'ü almakla gençliği kontrol edemeyeceklerinin bir göstergesidir. Bu ülke kurulurken var olan devrim ateşinin, gençliğin damarlarında hâla dolandığının bir göstergesidir. İktidarın demokrasiyle bir alakası olmadığının, kendi vatandaşlarının üzerine ateş açabilecek kadar vahşileştiğinin, polisin polis olmaktan çıkıp adeta bir yeniçeri olduğunun göstergesidir.”
Belki bundan 30 sene önce de gündemi işgal eden, her daim işgal edebilecek gibi görünen o soru geldi ardından.. Sağ partiler son derece bütünlük ve dayanışma görüntüsü verirken, sol görüşün her zaman bölündüğü, gezi direnişi sırasında bile gruplaşmalar olduğu, bunun nedeni ve varsa çözümü soruldu..Bu soruya keşke yanıt verilebilseydi yıllardır dedim içimden ve Özdil bakın nasıl yorumladı:
“-Yeni CHP, son derece beceriksiz bir muhalefet partisidir. AKP'nin 10 sene daha iktidarda kalmasını sağlayacak bir projedir. Bu yüzden, CHP'den muhalefet beklemeyin, boşuna beklersiniz! Bu mesele, sağ sol meselesi olması ötesinde, Türkiye'nin Atatürkçü çizgiden kopması meselesidir. Demokrat Parti ile başladılar, Adalet Partisi, Anavatan ve şimdi de bunlar.. Bunlar köksüz partilerdir. Bu gün nasıl Demokrat Parti yoksa, yarın da AKP olmayacaktır. Yani mesele, toplumu birleştiren Atatürk çimentosunun parçalanma meselesidir. Sol partilerin beceriksiz olması değil, Kemalist çizgide buluşma sorunudur bu..”
söylesi

Acar blog yazarları olarak konunun peşini bırakmadık elbet. Bir arkadaşımız, gezi ile başlayan sürecin devamını nasıl gördüğünü sordu.Özdil hemen yanıtladı:
- 2002 seçimlerinden önce İsmail Cem'in kurduğu parti, Ecevit'in yerini alacaktı. Amerika'dan bir vatandaş geldi, parti dağıldı. Sonra Cem Uzan'ın partisi kısa bir sürede %7 oy alınca adam şimdi yurt dışında yaşamak zorunda.. Deniz Baykal'ın kasedi çıktı, eskiden CHP'nin kapısından bile geçemeyecek olan adamlar, tarikatçiler, cemaatçiler yeni CHP'yi dizayn ettiler. Helikopter düştü, Yazıcıoğlu'nun partisi dağıldı.. Siz bana dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar çok tesadüfün yaşandığı başka bir ülke gösterin, ben de size fikrimi o zaman söyleyeyim. Türkiye'de artık demokrasi yoktur, Türkiye artık bir din devletidir. “
Konu buraya gelmişken, etkinliğin olduğu gün meclise giren türbanlı milletvekilleri hakkındaki görüşü de soruldu Özdil'in.Yanıtı net ve kısaydı:
“- Mesele başları örtülü kadınlar değil, beyinleri örtülü erkeklerdir. Türkiye'yi anayasa karşıtı bir parti yönetiyor. Bu parti, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu için yargılanmıştır. Bunun sonucunda türbanı konuşuyor olmaksa, geri zekalılıktır. Artık Türkiye laik değil, birinci sınıf bir din devletidir.”
Bu sözlerin üzerine yeri geldiğini düşünerek ben de şu soruyu sordum kendisine..
- Enver Aysever'in programında “Türkiye'nin önü açık, AKP alaşağı” dediniz. Müebbet muhalefet varken, bize kendi vizyonunuzdan, AKP alaşağı olduktan sonraki Türkiye panoramasını çizer misiniz? Umut var mı?
Sanırım böyle bir şey sordum, kendi sorumun bütün sözcüklerini maalesef hatırlayamıyorum. Aldığım cevapsa hiç de iç açıcı değildi, beklediğim umutlu sözler maalesef gelmedi. Çünkü sayın Özdil, gerçeklerin altını bir kez daha kalın çizgilerle çizdi, bakın nasıl yanıt verdi soruma:
“- 3 saniye sonrasında ne olacağını demokrasisinin geliştiği ülkeler konuşabilir.. Ama Türkiye'de demokrasi yok. Benim o günkü umudum, o güne kadar olan gelişmelerin ışığı altındaydı. Oysa kamuda türbanın serbest bırakılması ve sahte delillerle oluşturulan davaların Yargıtay tarafından bile onaylanması, bu umutları yok etmiştir. Silahlı kuvvetlerden tutun da sıradan insanlara bile yapılan komplolar söz konusudur. Dolayısıyla geleceğe dair bir şey söylemek mümkün değildir. Bu gün artık adaletli bir boşanma davası bile görülemez bu ülkede.. Çünkü, eğer sizin karşınıza türbanlı bir savcı çıkacaksa, siz de davanızın görülebilmesi için türbanlı bir avukat bulmak zorunda kalacaksınız. İnsanlar özel hayatında istedikleri gibi giyinebilirler, ama devlet eğer dini kıyafete bürünüyorsa, bu aslında örtünme özgürlüğü değil, başı açık gezme yasağı anlamına gelir. Bunları yavaş yavaş göreceğiz. Sağlık camiasında zaten vardı, şimdi eğitim camiasında da mahalle baskısı yavaş yavaş hissedilmeye başlanacaktır. Türkiye'nin geleceği, içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Burada en avantajlı olanlarsa bölücülerdir. PKK-BDP önümüzdeki yerel seçimlerde çok büyük kazanımlar elde edecektir.
Bu cevapla, kalbimin sızladığını hissettim. Keşke benim bilmediğim güzel bir şeyler olsaydı da, keşke Sayın Özdil de bunları müjdeleyebilseydi! Keşke; ama gerçekler cidden hiç de iç açıcı değil maalesef.. Bir arkadaşımız bu yanıtın üzerine, elini taşın altına sokmak isteyenlerin ne yapmaları gerektiğini sordu.Özdil şöyle yanıtladı:
“ Ben siyasetçi değilim, bizler örgüt değiliz, tarikatçılar gibi birbirimize bağlı da değiliz. Bizi güvende tutacak tek şey, laik cumhuriyet ve hukuktur. Bu ortadan kalktığında artık AKP'nin de bir güvencesi olmayacaktır. Bir süre sonra AKP hakkında da kasetler çıkacaktır, Türkiye bu kadar rezil bir duruma gelmiştir artık. Bunu düzeltecek olanlarsa kendilerine çeki düzen vermeleri gereken siyasi partilerdir.”
yılmaz özdil

Sanırım gerçeklerin ağırlığı, herkesin canını sıkmıştı. Bir arkadaşımız konuyu Halk Tv'ye getirerek biraz bu ağır havayı dağıtacak o beklenen soruyu sordu. Halk TV'de Esad'la ilgili programda sosyal medyadan aşırı tepki alan Yılmaz Özdil, aslında ne demek istemişti ve hazır konu Halk Tv'den açılmışken, onların haber dilini Sayın Özdil nasıl buluyordu..Bakın neler söyledi:
Basının penguene dönüştüğü bir ortamda Halk Tv'yi tebrik etmek lazım, çünkü teşekkür edilecek bir iş yapıyorlar. Bu durumda onların haber dillerini tartışamayız. Millet finoya dönmüşken, Halk Tv ve Ulusal Kanal'a teşekkür borçluyuz. Benim orada söylediğim şey şuydu: Tayyip Erdoğan'ın kötü bir adam olması, Esad'ı iyi bir adam yapmaz. Diyorlar ki biz buradan dinci teröristler gönderdiğimiz için, adam da böyle konuşuyor. Peki zamanında Esad, PKK'lı teröristlere ev sahipliği yaparken biz yine dinci terörist mi gönderiyorduk? Esad ile röportaj elbette yapılmalıdır. Cumhuriyet Gazetesi yaptı mesela, benim bir itirazım olmadı, olamazdı da! Bu röportajı CNN, NTV ya da başka bir kanal yapsaydı yine itirazım olmazdı. Ama eğer siz o röportajı, muhalefet partisinin kanalından yapıyorsanız, bu olay gazeteciliğe girmez, başka bir şeye girer. Halk Tv, CHP ile bağı olan bir kanaldır. Erdoğan'a ne söyleyeceklerse yüzüne söylesinler, Esad'a söytmesinler! Ben köşemde yazıyorum mesela. Aleyhimde başlatılan o linç kampanyasını da bizzat CHP vekili başlatmıştır. Bu Hatay vekili CHP'nin mi yoksa Esad'ın mı vekilidir?”
Bu sözleri, eminim ki kendisine karşı çıkan bir çok kişiyi tatmin edecek kadar net bir yanıt olacaktır. Bu sorunun ardından benim gözlemlerime göre Yılmaz Özdil'i en çok sinirlendiren soru geldi. Bir arkadaşımız,
“Apolitik gençliğin bile okuduğu bir yazarsınız. Ve açık açık cesurca yazıyorsunuz. Hiç tehdit aldınız mı, sizi hep toplum içinde görüyoruz, yaşam tarzınızda bir değişiklik yapmanız gerekti mi?” diye sorduğunda Özdil biraz sert bir yanıt verdi.
“- Ne yapacaksınız, beni vuracak mısınız? Bu soruyu sorarak neyi merak ettiğinizi anlayamadım. Öldürülmekten korktuğumu soruyorsanız eğer, evet korkuyorum. Peki bunu bilmenin size ne faydası olacak? Silah taşıyor muyum, korumam var mı sorularının yanıtı size ne fayda sağlayacak? Gazeteciler Superman, Batman falan değillerdir. Bizler sıradan insanlarız ve sıradan insanlar gibi ölümden korkarız, ama bunu bilmek size bir fayda sağlamaz. Sıradan gazetelerde yazıp da kendilerine kahraman süsü veren, “ölmekten korkmuyorum” diyen gazeteciler toplumu bu hale getirdi. Benim gazeteci olarak tehdit altında olmam, bu hükümetin, emniyet genel müdürünün, valisinin ayıbıdır. Gazetecilerin tehdit edilmesi bir utançtır. .Bu sorunun, canlı yayının olduğu bir ortamda sorulmasının ise kimseye faydası yoktur.”
17 yaşında olduğunu söyleyen, grubun sanırım en genci olan arkadaşımız biraz medyadan yakındı. Kapalı bir kutu var, sosyal medya deyin, televizyon deyin, herkes ona inanıyor, kimse yargılamıyor dedi..Özdil yine kıvrak bir cevap verdi:
“- Einstein der ki: ben her şeyi anladım ama insanlar nasıl anlar anlamadım.. AKP, medyaya rağmen iktidara gelmiş bir partidir. Şu an yalakalık yapan medya, 2002 öncesinde AKP aleyhine yayın yapıyordu, bunlardan bir şey olmaz diyorlardı. AKP seçimi kazandı ve geldi. Demekki millet, medyayı önemsememiş. Medyanın herkesi etkilemesi mümkün değil. Bu yalaka medya da hiç bir şey yapamayacak ve AKP de bir gün gidecek. Yalakalar da ya yurt dışına kaçacak, ya da mesleği bırakacaklar. Aynı ahlaksızlıkları, aynı yalakalıkları daha önce de yaptılar. Mesela 12 Eylül darbesinin bir numaralı şakşakçısı, bu gün de AKP'yi şakşaklıyor. Ama o dönemlerde internet yoktu, sosyal medya yoktu, kayıt yoktu. Buna güvenerek, Türkiye'nin de ortalama yaşının 27 olmasına güvenerek, o günler unutulduğu için bu gün yalan söyleyebiliyorlar. Ama bugün, internet çağında yaşıyoruz, herşey kayıt altında.. Bugün söyledikleri yalanlar, AKP'den sonra hepsinin suratına vurulacak. Bu ahlaksız yalanlar, bence AKP'nin iktidarda kalmasını sağlayamaz. AKP'nin bu kadar çok oy almasının bir çok nedeni var ama bu nedenlerden biri bence medya değildir. Benim size önerimse şudur. Yalaka ise izlemeyin. "Ben A yazarını seviyordum, kovuldu ama B yazarı var " diye o gazeteleri satın almayın. Hem satın alıyorsunuz, hem izliyorsunuz, hem de şikayet ediyorsunuz.. Hasta mısınız, mazoşist misiniz? Almayın ve izlemeyin.. Biz gazetecileri, televizyonları ancak toplum terbiye edebilir. İsimlerini vermeyeyim, bir sürü ulusal gazete var, gidin onları alın, destek olun..”
söylesi devam ediyor

Bilmiyorum aynı havayı yansıtabiliyor muyum size ama, konuşulan konular, ortam bizi gerçekten de çok etkiledi.. Bir söyleşi bu kadar mı zevkli olur, insan bu kadar mı sıkılmadan dinler.. Öyle ki, Bumerang ekibinin özenle hazırlattığı hiç bir yiyeceğe elimizi sürmedik, konsantrasyonumuz bozulmasın diye neredeyse su bile içmedik diyebilirim.. Keşke televizyonlardaki tartışma programlarında hep bir ağızdan konuşan sözümona gazeteciler, yazarlar, çizerler yani profesyonel panelciler, biz amatör blog yazarlarını izleyip ders alabilseler diye düşündüm bir ara..
İçimizdeki ODTÜ'lü bir arkadaş, AKP'nin eğitime el atmasından konuya girdi. Her yerde üniversite adı altında binalar açılmasını, oralara AKP'nin kendi rektörlerini atamasını dile getirdi. Oysa üniversitelerin özgür düşüncenin yeşereceği tek yer olduğunu,son zamanlarda da ODTÜ üzerine oyunlar oynandığını dile getirdi ve Özdil'in fikirlerini sordu. Özdil'se şöyle yanıtladı:
“Bu işler ODTÜ'yü güçlendirir arkadaşlar. Üniversiteleri ele geçirerek gençliği ele geçiremezler çünkü. Bunu gezi sürecinde gördük. Her şerde bir hayır var ayrıca.. Bu gün dikey sınıflar ortaya çıktı.. Mesela bu gün AKP sayesinde TUSİAD ve Disk, yeri geliyor aynı şeyi düşünüyor.. CIA'nin bile başaramadığını AKP yaptı. Futbol taraftarları, Fenerli'si GS'lisi BJK'lısı omuz omuza eylemlere katılıyor. Yani toplumu bölme çabaları, AKP'nin de mahvolmasına sebep olacaktır.”
Etkinlik için İzmir'den gelen arkadaşımız ise konuyu bu noktada İzmir'e getirdi veAziz Kocaoğlu hakkındaki düşüncelerini, yerel seçimlerde İzmir'in nasıl sonuçlar alacağını sordu.Yılmaz Özdil'in bu soruya karşı da yanıtı oldukça netti. Özetle şöyle söyledi:
“ Aziz Kocaoğlu ile İzmir rekor sonuç alır. AKP de İzmir'de anca gider! İzmir belediyesi, borçsuz bir belediyedir, Türkiye'nin de en iyi yönetilen belediyesi olmuştur. Çünkü AKP, İzmir'e sürekli saldırdığı için, sürekli müfettişler gönderdiği için açık vermemesi gerekiyor. İzmir Belediyesi, dünyanın en iyi gelişen belediyeleri arasında yer aldı, bunu bilmiyorsunuzdur çünkü medya yazmadı. İzmir medyasının da çoğunu satın aldılar.. AKP yapıyor diye söylemiyorum ama, İzmir'de sabah 9 akşam 6 mesai ile belediye otobüslerine binip belediye aleyhinde para karşılığı konuşan insanlar var.. Yine aynı şekilde Alsancak'ın kafelerinde günlük 100 dolar aldıklarını bildiğimiz, türbanlı arkadaşlar var. Sadece büyükşehir de değil, İzmir'in bütün ilçelerinde çok başarılı belediyeler var. Mesela Seferihisar çok küçük bir belediyedir, ama dünya çapında ödül almıştır.
Herkes biraz İzmir'lidir, bunun için izmir'de doğmak gerekmez. Bu bir zihniyet meselesidir. İşgal edildiğinde kurtuluş savaşı başlayan, işgal bittiğinde o ulusun kurtuluş savaşının da bittiği dünyadaki tek şehirdir İzmir. İzmir'de Tayyip Erdoğan Caddesi olamaz. Hatay daha Türk topraklarına katılmadan önce İzmir'de Hatay semti vardı.. Yani İzmir'i İzmir yapan şey, Mustafa Kemal devrimlerinin kendisidir. Eğer siz hayata Mustafa Kemal penceresinden bakıyorsanız, nerede doğmuş olursanız olun, İzmir'lisinizdir. Tarihteki seçim sonuçlarına bakın, İzmir hangi zihniyette direniyorsa, Türkiye'nin kararı hep o yönde olmuştur. İzmir'de yaşayan yurttaşlar, özgürlük ve demokrasiyi kaybetmek istemezler. İşte AKP'nin korktuğu da budur. İzmir'i alamazsa, her ilin İzmir'leşeceğinden endişe duyuyorlar. Bakın İzmir bilinci nasıl yayılıyor. Son seçimlerde İzmir'i alamadılar, Manisa'yı da kaybettiler, Muğla'yı da Balıkesir'i de.. Çünkü İzmir bilinci bütün Ege'ye yayılmaya başladı. İzmir'i para ile, yalaka medya ile satın alamayacaklardır. Bana göre Türkiye'nin en namuslu siyasetçilerinden biri olan Aziz Kocaoğlu, İzmir'de rekor bir oy alacaktır.”
İzmir sevdalısı olan, yüreğinin bir kenarı İzmir'de çarpan biri olarak ben de İzmir'li olma konusunda çok benzer şeyler düşünüyorum. İzmir'in AKP'lileşmesinin, Türkiye'nin de sonu olacağını iddia ediyorum..
Bir soru üzerine sosyal medyayı elbette takip ettiğini ama gerek Twitter, gerekse Facebook hesaplarının Hürriyet Gazetesi tarafından yönetildiğini söyleyen Özdil'e bu gün yaşanan bölünme ile 80 öncesi yaşanan bölünme arasındaki farklar da soruldu..
Özdil bu soruya da şöyle yanıt verdi.
Bu gün Türkiye'nin toplumsal mutabakatı bölünmüştür. 80 öncesinde insanlar sağcı solcu diye bölünmüştü, ama hukuk yerinde duruyordu. 12 Eylül döneminde bile bu ülkede hukuk vardı. Bu gün ise maalesef Türkiye'nin ruhu bölünmüştür. Şu anda herkes birbirine düşman ediliyor. Asistan, öğretim üyesine karşı, hasta bakıcı doktora karşı tavır almış durumda.. Hatta bu ülkenin başbakanı, komşularınızı ispiyon edin bile dedi. Eskiden Fenerli GS'lıya karşıydı, ama artık aynı takımın taraftarını birbirilerine düşürdüler.”
Bu yanıtın üzerine bir arkadaşımız konuyu biraz daha açtı..Bizim de birbirimize düşesimiz varmış, kendimize ne kadar da az güveniyormuşuz, hemen teslim olduk dedi.. Konu iyice detaylandı ve bakın Yılmaz Özdil nasıl bir açılım getirdi bu noktada:
“ Bundan öncesinde iktidara gelen siyasi partiler, bu ülkenin insanlarına çok hoyrat davrandılar. AKP de bundan önceki iktidarların hatalarının toplamıdır. Mesela bu gün AKP zenginleri deniliyor, ANAP'ın zengini yok muydu? Hırsız laik olunca problem olmuyor da, dinci olunca mı problem oluyor?
Ben AKP'nin iktidara geliş nedenlerini haklı görüyorum. PKK'nın da çıkışında haklı sebepler vardır. Ama bu sebepler, ne PKK'nın yaptığı terör eylemlerini ne de AKP'nin yürütmesindeki yanlışları meşru kalmaz.. Ben eminim ki geçmişte Ecevit'e oy veren bir çok insan, AKP'ye oy vermiştir. Mesele AKP meselesi değildir, Türkiye'nin de dramı zaten budur. Ama AKP'nin yaptıkları da eleştiriye açıktır ve eleştirilmelidir de zaten..”
Kendisinin de aslında 10 yıllık gazeteci olduğunu belirten bir diğer katılımcı arkadaşımız,köşe yazarlarının iktidarla uğraşmasının aslında işin kolay kısmı olduğunu, muhalefetin adam edilmesi için aslında muhalefete muhalefet edilmesinin daha doğru olduğunu ve muhalefetin eleştirilmesi gerektiğini söyledi.
Özdil ise bu konuda şöyle bir açıkmalama yaptı.
“ Ben zaten muhalefet partilerini eleştiriyorum ve yazıyorum da. Bugün Bekir Coşkun, Ümit Zileli, Emin Çölaşan gibi bir çok yazar, muhalefeti de eleştiren yazılar yazar, ama yalaka gazetecilerin hiç biri AKP aleyhinde tek bir yazı yazamaz.
Artık söyleşinin sonları yaklaşmıştı. Bütün bu yoğun gündemin belki de tek kişisel sorusu ise ne tür kitaplar okuduğu sorusu oldu.
-Mesleğim gereği yeni çıkan kitapları, çok satanları takip etmeye çalışıyorum ama benim en sevdiğim yazar Kemal Tahir'dir. Bana göre Türk edebiyatı Kemal Tahir ile zaten bitmiştir. Gençlere de O'nun kitaplarını okumalarını tavsiye ediyorum. Kişisel olarak ise mikro tarih her zaman ilgimi çekmiştir. Mesela çatalın tarihini çok merak ederim, saatin tarihi, araba lastiğinin tarihi.. Yani hem eşyaların, hem de insanların mikro tarihleri her zaman beni çeker..

Olabildiğince detaylı bir şekilde sizlere aktarmaya çalıştığım yaklaşık iki saatlik etkinlik böyle geçti işte.. Sonrasında tahmin edeceğiniz üzere kendisine kitap imzalattık, fotoğraf çektirdik..
SON SÖZLER:
Bu etkinliği düzenleyen Bumerang ekibine ve bize 2 saatini ayıran Yılmaz Özdil'e çok teşekkür etmek isterim. Kendi adıma çok şey öğrendim. Benden çok daha deneyimli blog yazarlarıyla tanışma fırsatı bulmak, onlarla söyleşmek ise ayrı bir keyifti.. Yaklaşık 3000 kelimelik bu yazıyı yazarken ise gazeteciliğin ne kadar zor bir meslek olduğunu bir kez daha anladım. Hayatımda belki de ilk kez röportaj benzeri bir yazı hazırladım çünkü.. Umarım sizler de keyifle okumuşsunuzdur..
Başka etkinlik haberlerini tekrar sizlerle paylaşmak ümidiyle,
Sevgiyle kalın..







0 yorum:

Yorum Gönder

 
Footer'ı Göster